« Önceki | Sonraki »

10/9/2006

merhaba

Hepinizden özür diliyorum,yakında herşey güzel olaçak

29/5/2006

Merhabalar beni moongul sobelemiş,işte cevaplarım

 

 

RENK : Olsaydım,Mor olurdum asil bir renk olduğu için. O yüzden firmamın adı bile MOR

 

ÇİÇEK: Olsaydım,yediveren olurdum sanırım, mutluluk dağıtmak için, çünkü çiçek mutluk demek,insanlara her zaman  mutluluk dağıtmak isterim. Mutlu ve huzurlu olsunlar, hiç üzülmesinler diye…

 

HAYVAN:Olsaydım güvercin olurdum barış  ve huzur dağıtmak adına uçardım uzak diyarlara…yada kartal daha bir yükseklerden uçmak için

 

İÇECEK :Olsaydım su olurdum hayat dağıtmak ve yaşam sunmak için insanlara. Susuz hayat olmaz . Akardım dağlardan buz gibi kıvrıla kıvrıla, gelirdim yanınıza size hayat verirdim.  

 

ROMAN: olsaydım sanırım bilim kurgu romanı olmak isterdim gelecekte yaşamak için. Bir yerden bir yere giderken ışınlanmam yeterdi. Trafik sorunum kalmazdı. Ne trafiği uzayda, yolculuk ederdim gezegenler arası…birde zamanda yolculuk ne harika olurdu ama değimli.  

 

MEVSİM: Olsaydım bahar olurdum sanırım ne çok sıcak nede soğuk dengeli yani. Baharda ki doğanın yeniden canlanışı yeşilin en güzeli, çiçeklerin en canlı hali… Bunlar kaçar mı hiç…

 

MEYVE: Olsaydım ceviz olurdum, belki de çetin ceviz dediklerinden  olurdum . Hayata karşı duruşumda böyle değil mi zaten.

 

İNSAN BEDENİ: olsaydım beyin olurdum hiç tereddütsüz sanırım, yada kalp olurdum. Beyin aklın merkezi,kalp aşkın merkezi… İkisinin arasında bir gelgit yaşardım sanırım. Mantık mı aşk mı… Zor soru farkındayım. İkisi de olsam çok mu ayıp ederim acaba?

 

YEMEK : Olsaydım Ana yemeklerden biri olurdum. Şöyle lezzetli adamın midesine oturmayan cinsten bir şey. Yok yok en iyisi salata olayım kimsenin midesine oturmayayım herkes yiyebilsin diye,ama çok güzel hazırlanmış bir masada birbirlerini seven insanlar arasında huzur içinde yenmek isterim. Çala kaşık dalmayın o kadar emekle yapıldım zevkimi çıkarın…

Bu işin kuralı sanırım ben de birilerini söbelemem gerekiyor  roz ve aysun say.

24/5/2006

HİÇBİR ŞEYDEN VAZGEÇMEYİN

Hiçbir şeyden vazgeçmeyin
Bundan birkaç gün önce "kişisel gelişim uzmanı" Mümin Sekmen’in yeni bir kitabi yayınlandı.

Turgut Özakman'in "su Çılgın Türkler" inden sonra, gençliğin yeni tutkusu/kılavuzu olacağına inandığım bu eser, alfa yayınları arasında piyasaya çıktı. sekman'ın "her şey seninle başlar / kişisel kurtuluş savaşınızı başlatın" başlıklı kitabında, çarpıcı bir analiz var. kitabın "hayatı Caresizliklerle dolu bir adamın öyküsüdür!"

başlıklı bölümünden aynen yansıtıyorum:

7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. yalnız ve içine kapanık biri olarak yasamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. zamanını tarlalarda kargaları kovalamakla geçirdi.10 yaşında yüzü kanlar icinde kalaçak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. ailesi onu okuldan aldı. sinirden ve korkudan üç gün evinden çıkamadı.17 yasında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek basına bir hücrede hapis yattı.25 yasinda sürgüne gönderildi.27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalniz basına olanları izliyordu.30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. aylarca boş kaldı.37 yaşında ! böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu dağıtıldı.38 yaşında savunma bakanı tarafından görevinden atıldı.38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldi. ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.38 yasinda kendisi icin tutuklama kararı çıkarıldı.38 yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olmaması icin oy kullandı.39 yaşında idam cezasına çarptırıldı . sonra ne mi oldu?42 yasinda Türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanı oldu! içimizden biri?!okuduğunuz öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.simdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk’ün karşısına çıkmamış bir engel var mi?basarinizin! önündeki engel ne?paranız mi yok? Atatürk’ün de yoktu!sağlığınız mı bozuk?Atatürk’ün de bozuktu!Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var?Atatürk’ün de vardı!bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mi vurdu?Atatürk’ü de vurdular!aileniz çok zengin değil miydi?Atatürk’ünki de değildi! amirleriniz hakkinizi mi yiyor?Atatürk’ünkini de yemişlerdi!sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip size amirlik mi yapıyor?Atatürk’ün de basına gelmişti!geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mi oldunuz?Atatürk de olmuştu!hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz?Atatürk’ün de basına gelmişti!gündelik hayatta karşılaştığımız küçük ya da büyük kisisel sorunlar büyük başarıların önünde engel değildir.Atatürk kisisel kurtulus savaşı ile ülkeyi kurtarma savaşını birlikte götürebilmişti.ona, "para yok" dediler, "bulunur" dedi, "düşman çok" dediler, "yenilir" dedi.ve sonunda tüm dedikleri oldu!Atatürk’ün gençliğe hitabesi'nde niçin, "vazifeye atılmak için içinde bulunduğun şartların imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin," dediğini sanırım daha iyi anladınız.Atatürk büyük yasamak icin yapılması gerekenleri de özetlemiş:"büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket icin gerçek ülkü neyse  onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. iste sen burada direneceksin. önünde sonsuz engeller yığılacaktır. kendini büyük değil küçük, araçsız, hiç telakki edecek, kimseden yardim gelmeyeceğine inanarak o engelleri asacaksın. ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin."

 

23/5/2006

YAŞAMIN İÇİNDEN

Zengin bir adam mercedes arabası ile şehirdeki dar bir yoldan gediyordu. Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü.Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına çarparak durabildi Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve "Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı. Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen  kızma, sizden önce geçen arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca, sizin arabaya taş attım" dedi. Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek "Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken, kayıp devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar oturtmama yardım edermisiniz"dedi.. Zengin adam, ne diyecegini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak bacağındaki kanları sildi.Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey söyleyemeden arkalarından bakakaldı.Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının  kapısında bıraktığı oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü.Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi. Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı: "Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar  HIZLI geçme .Allah , ruhumuza fısıldar ve kalbimize konuşur. O sesi dinlemek için vaktimiz olmadığında ise, bize TAŞ FIRLATMAK zorunda kalır.    İster fısıltıyı dinle, ister taşı bekle.......  Secim senin............"

 

Yasamın içinden son hızla geçerken, bir an durup,  kendi hayatımızda da bize bazı şeyleri hatırlatmak için atılan  TAŞLAR olup olmadığını bir düşünelim.........

3/5/2006

ARKADAŞLIK ÜZERİNE

 
Eski Türklerde Askerler savaşırken arkadan gelecek
herhangi bir  saldırıyı kontrol edebilmek için
sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok
atarlarmış Atalarımız genelde bozkır hayati yaşadıkları
için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş  veya kaya
olurmuş yıllar sonra bu sırt dayanan taşın  ismi
ARKA-TAŞ dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile
güvenebileceğimiz bizi arkadan vurmayacak olan
samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.
Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar aşk,
kendinden emin bir şekilde sorar;
-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu
dünyada?
arkadaşlık cevap verir:
-Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için....
İşte arkadaş bu,anlamayana...!
Hiç birinizin ağlamaması,neşe ve huzur içinde kalması dileğiyle....

28/4/2006

HAYATA FARKLI AÇIDAN BAKABİLMEK

Hayata farklı açıdan bakabilmek
Bir gün New-York'ta bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya
çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir.
Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin
çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken,
Kızılderili, kulağına çırçır böceği sesinin geldiğini söyleyerek çırçır
aramaya baslar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi
duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam
ederler. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.
Kızılderili, yolun karsı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.
Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir
çırçır böceği bulurlar.
Arkadaşı, Kızılderili’ye: "Senin insanüstü güçlerin var.
Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için
insanüstü güçlere sahip olmaya
gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini
söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı
kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca
sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini
kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına
dönerek
:
Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." Der.

İşte bizlerde görmek istediğimiz gibi görüp duymak istediğimiz gibi duyarız,hissetmek istediğimiz gibide hissederiz her zaman

27/4/2006

Dostlarınız ve Sevdikleriniz İçin Okuyun


Mayonez Kavanozu ve 2 Fincan Kahve:
Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, O zaman
mayonez kavanozu ve 2 fincan kahveyi hatırlayınız!
Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde felsefe dersindedir.Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve içerisini tenis topları ile doldurur.Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar, Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler,Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar,Onlar da evet" doldu derler Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup
dolmadığını sorar,Öğrenciler de koro halinde "evet" derler.Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur.
Öğrenciler gülerler!
Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek "evet" diyerek; ben "Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım" der.
Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir;
dininiz,ibadetleriniz,
aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için
önemli olan şeylerdir. Şayet diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer
ufak tefek şeylerdir."Şayet kavanoza önce kum doldurursanız..." diye,anlatmaya devam eder, "çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına(yeterli) yer kalmaz.Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle
yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.Gerisi hep kumdur.
Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; "Pekiyi, o iki fincan kahve nedir?"

Profesör gülerek: "Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar vakit ayırın!"

Osman Karaca Uludağ üniversitesi -İlahiyat Fakültesi-2000

 

12/4/2006

Şefkat ve cesaret kurbanları...

Genç kız nihayet uyanmıştı. Tüm gece boyunca uyumuştu. Gözlerini ovuşturdu. Elbiselerini düzeltti. Şaşkındı.
- Neredeyim ben? Siz kimsiniz?
- Demek dün gece neler olduğunu hatırlamıyorsun?
- Çok içtiğimi hatırlıyorum o kadar...
- Evet, kapıyı sana açtığımda çok sarhoştun gerçekten. Kapıyı açar açmaz bana ilk söylediğin söz suydu:
"Ben Tanrı'nın hediyesiyim" Genç kız bu söz karşısında utancını gizleyemiyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama nereden başlayacağını da bilemiyordu. Şaşkınlığını biraz olsun gizlemek için:
- Peki ya sonra ? dedi.
- İşin doğrusu ben Tanrı'dan böyle bir hediye beklemiyordum. Şaşırdım bir an. Gerçeği arayan birisine senin gibi bir serabın gösterilmesi doğal gelmedi bana. Ben bunları düşünürken sen de şu anda yattığın yerde sızıp kaldın zaten.
- Dün geceden beri yerde mi yatıyordum? Diye sordu şaşkınlıkla.
- Evet, düşüp sızdığın yerden kaldırmadım. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrı'nın seni almasını bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrı'nın hediyesisin böyle?
Ferda sitem dolu bir utangaçlıkla:
- Lütfen benimle alay etmeyin, dedi.
- Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. İstersen önce sana bir kahve yapayım da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiğinde Ferda biraz olsun kendine gelmişti. Üzerindeki yabancılığı atmaya, doğal olmaya çalışıyordu.
- Benim adim Ferda. İki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaşlarla yasadığım bir çılgınlıktı o kadar. Çok utanıyorum.
- Ben de Kemal. Bu evde tek başıma yaşıyorum. (Bir an duraksadı Kemal). Senin hakkında ne düşündüğümü merak ediyorsun değil mi?
- Biraz öyle...
- Hiç... Hiçbir şey düşünmedim.
- Neden?
- Özel olarak hiçbir insan üzerinde düşünmem pek.
- Gecenin yarısında kapını çalıp evinde yatan bir kız hakkında bile mi?
- Evet...
- Çok garip bir insansın.
Kemal sustu... ve sonra
- Söylesene maskeli bir baloda insanların gerçek yüzlerini tanımak mümkün müdür sence?
- Tabii ki değil.
- İşte şu toplumda gördüğün bir çok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yaşıyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksızdır bence. Hem de zamana, kişilere ve olaylara göre her an değişen maskelerin kullanıldığı bir balo... Bu yüzden pek anlamlı gelmiyor bana insanlar üzerinde düşünmek.
- Kendini soyutluyorsun insanlardan.
- Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düşmanıdır bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir şey almamayı yeğliyorum. Buna rağmen her şeyimi vermeye de hazırım onlara.
- İnsanların sevgisini de reddeder misin, örneğin?
- En başta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
- Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki...
- Bunda yanılıyorsun. İnsan sanıldığının aksine sevilerek değil severek yaşar. İnsan sevilmek ihtiyacında olan zayıf bir varlık değildir. Kısacası sorun bence sevilmek değil sevmektir.
- Sevdiğin halde sevilmiyorsan?
- Sevilmek senin sorunun değil onun sorunu. Bence sevmek bir insanı kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginleştirir, sevilmek değil. Bunu evreni kapsayacak şekilde de düşünebilirsin.
- Nasıl yani?
- Evrensel anlamda sevmek kainatı kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir. Ferda'nın kafası karışmıştı. Hiç bu kadar derinlemesine düşünmemişti sevgi üzerine.
Bunu fark eden Kemal:
- Bunları bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düşünürsen umarım anlayabilirsin. Şunu unutma ki insanlık bugün ikinci tas devrini yaşıyor. Birinci taş devrinde insanlar yumuşacıktı. Sevgi sayesinde her şey yumuşacıktı. Sadece evleri ve aletleri taştandı. Simdi ise her şeyimiz yumuşacık, yüreklerimiz taş gibi. Hatta taştan da katı. Çünkü öyle taslar vardır, üzerlerinde otlar yetişir ve öyleleri de vardır ki... Kemal'in gözleri nemlendi bunları söylerken. Yılların acılarını, ihanetlerini, buruklukların, kelimelere döküyordu aslında. Ağlamaklı bir hale dönüşüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat şeridi geçti Ferda'nın gözleri önünden. Eğer Kemal'in anlattıkları doğruysa sevgi hiç olmamıştı hayatında. Bir anda gözleri duvarda bir çerçevede olan mısralara takıldı:
"Donuk sevgiler çağındayız Sıcak sevgiler cehennemde yanıyor Sevgi... Yaşanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade, Duyulmayacak kadar doğaldır."
Kemal duvarda ağlayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya:
- Biliyor musun bir çocuğa verilecek en değerli besin şefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu işte şu insanları görürsün karşında... Şefkat ve cesaret kurbanları... Kimileri aşırı şefkatin yanında cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kırılırlar. Dünya çok acımasızdır öylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yoğunlaşırlar ki bazen şiddetli bir arzuyla birine doğru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti öğrenememiştir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayı bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yıkılıverirler. Dünyayı titretecek cesareti taşıyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: " Dağ düştü üstümüze Yıkılmadık ama İnsan değdi tenimize Acısı yıktı bizi...! Cesaret onları o kadar sertleştirmiştir ki sevdikleri insanı kolları ile kalpleri arasında neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden. Ferda bir şeylerin olduğunu hissetmişti. Çözmek istiyordu Kemal'i.
- Niye sustun?
- Bana ne şefkati öğrettiler nede cesareti.
- Ama tüm bunları biliyorsun sen
- Nasıl olduğunu merak ediyorsun değil mi, anlatayım. Bir an durdu sonra:
- İnsanların nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkaklıklarından cesareti öğrendim.
- İnsanlar bu kadar acımasız mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
- Bırak sevgilerini gülmeleri bile doğal değil onların. Seni senin için değil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde değil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede öleceğini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarından sevgi sözcükleri yükselir. Yapacağın tek şey gözlerini kapatıp sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin sağanak yağmuru altında ölümü beklemendir. Anlıyor musun?
- Sen sevilmekten korkuyorsun
- Belki...
- Neden? - Neden mi? Ben her insani kalbime misafir edebilirim, sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdiğim insani rahatsız edecek hiçbir şey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsılaşacağımı. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mı?
- Fikirlerimi alt üst ettin. Her şey karıştı. Sevmek sevilmek, nefret sevgi... Hatta şu ana kadar gerçekten yaşayıp yaşamadığımı düşünüyorum.
- Aslında sana anlattığım her şeyi kendinde bulabilirsin.
- Nasıl?
- Kendini tanıyarak... Yalnız kaldığın anlarda...
- Yalnızlıktan kaçmışımdır hep...
- Yalnızlıktan kaçmak kendinden kaçmaktır. Bir düşünsene, doğarken de yalnızsın, ölürken de. O halde yasarken yalnızlıktan kaçmak anlamsız değil mi?
- Yalnızlıkta insan ne bulabilir ki sıkıntı ve boşluktan başka?
- Kendini gerçekten tanıyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayın olduğunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra başına geçip ağıt yakıyoruz... Benliğindeki zenginliği fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdın biliyor musun?
- Anlamadım!
- Dünyada bir tek kişi vardın aslında. O bir tek kişinin içinde beş milyar insan.
- Benliğim bu kadar kalabalık mı?
- Evet. Benliğin tüm varlığın merkezidir. Tüm acılar ve sevinçler yüreğinde gizlidir senin. Ölenleri yüreğine gömdüğün gibi doğacak çocuğun kalbi de senin içinde atar. Hem acıyı hem sevinci yaşarsın iç içe, yan yana... Hatta o kadar acı çekersin ki acı, acı olmaktan çıkar...
- Sözlerin çok karışık.
- Belki haklısın bu konuda. Bazı insanlar başlı başına paradokstur. Düşünceleri de öyle. İnsanlar paradoksal düşünmeye alışık değiller. Bu yüzden anlaşılmıyoruz. Zaman bir hayli ilerlemişti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dağılmıştı ki hiçbir şey söylemeden çıktı evden. Bütün gece boyunca Kemal'in sözleri ile uğraştı Ferda. Bazen onu anladığını düşünüyor, bazen saçmaladığına karar veriyordu. Her şeye rağmen hayranlık duyuyordu ona. Ara sıra arkadaşlarına anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacağından emindi. Günler geçiyor, yüreğinde Kemal'e, karşı konulmaz bir sevgi taşıdığını hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmiş ama bir türlü ona gitmeye karar verememişti. Çekiniyordu. İnsanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kızı ciddiye alır mıydı? "Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüş değildir hiçbir zaman". Evet, bu söz de onun değil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdiğini söylemeliydi.
Ferda Kemal'in evine gittiğinde büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evde kimse yoktu, taşınmıştı... Evin bekçisi yaklaştı Ferda'ya:
- Kızım, adınızı öğrenebilir miyim?
- Adım Ferda, Kemal Bey taşındı mı?
- Evet kızım, taşındı. Ve kimseye söylemedi nereye gittiğini, bana bile. Bir mektup bıraktı sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldı. Tereddütlü adımlarla evine gitti. Yıkılmıştı. Derin bir boşluk hissetti yüreğinde. Birden ümitle doldu yüreği. Belki de onu yanına çağırıyordu.
Sabırsızlıkla mektubu açtı.

 "Ey sevgili, Seni sevip sevmediğimi söylemeyeceğim. Ama sevgiyi öğretebildim sana sanırım (ne kadar öğretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdiğim şey yüreğinde yeşerip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksın, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmuş olacağım. O zaman hiç ayrılmayacağız.
Sakin sevgimle seni tuzağa düşürdüğümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdeği hem de meyvesidir. Bir ağaç, meyvesiyle seni kendine çağırıyorsa bu bir aldatma sayılmaz. Unutma ki ağaç meyvesine çağırır, kendisine değil.
Ey sevgili, Sen bir sığınak arıyorsun ama ben durulmaz bir fırtınayım. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barışı arıyorsun. Bense tüm kötülüklerle savaşmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun. Ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yıldızlara sığınmak istiyorsun. Bense kendimi yeryüzüne karşı sorumlu tutuyorum. Sen bir ağacın gölgesine sığınıp yaşamak istiyorsun. Bense ülkemi arıyorum. Yolları aydınlık, insanları ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun, bense haykırıyorum.
Sakin unutma:
Kalbim paylaşılamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)
"

10/4/2006

Başkaları ne der?

 

 

Düşünün bir,bugüne kadar neler kaybettiniz ‘’ Başkaları ne der ?‘’Korkusundan?

Beklide en büyük aşklarınızdan vazgeçtiniz,belki sevdiğiniz bölümde okuyamadınız,istediğiniz işi yapamadınız,beklide istediğiniz yerde yaşayamadınız.

Sizi siz yapan pek çok şeye sırt çevirdiniz. Çünkü korktunuz. Ayıplanmaktan, taktir edilememekten,sevilememekten korktunuz. elinize ne geçti?

Sıradan bir yaşamdan başka ne geçti? Doğru insan odlunuzda ne oldu?

Bir iki komşu taktir etti diye mutluluğa mı kavuştunuz? Hep bekleneni ve doğruyu uygulayarak,başkaları için koşuşturarak ve başkaları için yaşayarak elinize ne geçti?

Peki siz onca tutkunuzdan ve kendinizden fedakarlık ederken o‘Başkaları ’ neler yaptı sizce?

Yarım asırlık evliliklerini yeni bir aşka tutunup bitirenler,holdinglerine sırt çevirip bir kasabaya yerleşenler,doktorluğu bırakıp müzisyen olanlar, ait olmadıkları bedene veda edip cinsiyetini değiştirenler,senelerce çalıştıkları iş yerinde mutlu olmadıklarını fark edip bir anda işlerini bırakanlar hep o başkaları değil mi? Onlar kendi yolculuklarına çıkarken sizi düşündüler mi?

Toplumun onayını alacağım diye rüyalarından feragat ettiler mi ?

Onlar da korksalardı eğer, hayatta anlatılacak hiçbir hikaye olmayacaktı.

Onlar kendi hikayelerinin kahramanları oldular.

Sizler çevreniz tarafından onaylanırken, onlar efsanevi aşklar yaşadılar.Sizler içinizdeki ukdelerle surat asarken,onlar tehlikeli suların yaşam veren heyecanıyla coştular.

Sizler koltuğunuzda uyuklarken onlar hayatlarının en büyük rüyasını gerçekleştirmek için terlediler.

Onalar,yani hasetle çekiştirdiğimiz,gazetelerde isimlerini gördüğümüz konu komşudan hikayelerini dinlediğimiz,hep merak ettiğimiz o insanlarda,hep çekindiğimiz o ‘ Başkaları’ aslında.

Siz o meşhur ‘başkaları’nı düşünürken,birde bu ‘başkaları’nı düşünün.

Belki bir gün sizde kendi hayatınızın kahramanı olursunuz,kim bilir?

7/4/2006

BEKLENTİSİZ SEVDİNİZMİ HİÇ ?

Beklentisiz sevebilmek ne kadar güzel,

Lütven asağıdaki link'e tıklayıp indirin.  http://www.hemenpaylas.com/download/414546/beklentisiz_sevdinizmi_hic.pps.html